TC Rodos Başkonsolosluğu
YUNANİSTAN BASININDAN SEÇMELER
Dedeağaç’ta yayımlanan “İ Gnomi” gazetesinin 3 Nisan 2015 tarihli nüshasında Ioannis Laskarakis tarafından kaleme alınan, Yunan Su Altı Taarruz komandolarının 25 Mart resmigeçidinde attıkları sloganları eleştiren, “Komandolar Ne Demek İstediler?” başlıklı makalenin çevirisi aşağıda sunulmuştur.
“Komandolar Ne Demek İstediler?
Su Altı Taarruz (OYK) birliklerinin 25 Mart resmigeçidinde hançerelerini yırtarcasına ‘hayalimiz İstanbul’a ilk bizim girmemizdir’ diye slogan attıklarını duyunca aklıma ilk gelen bu çocukların dünyanın en güzel şehrini ziyaret etme konusunda son derce doğal bir hayale sahip olduklarıydı… Sonra oturup düşündüm… Neden bu çocuklar bir turizm bürosuna gidip gayet ekonomik gezi paketlerinden birini satın almak yerine bu arzularını resmigeçit için sıraya girmiş ve bandoların çaldığı marşlar eşliğinde haykırmışlardı?
Aklıma, İstanbul’un, Doğu Trakya’nın, tüm Küçük Asya’nın hatta Ankara’nın alınmasıyla ilgili ‘Megali İdea’nın yeniden canlandırılması gibi kötü bir düşünce hiç gelmedi. Aklıma gelmemesinin sebebi ise bu gibi ‘ide’lerin Yunanistan’ı 1922’de yaşadığı felakete, buna sebep olanları ise idam müfrezesine göndermesiydi. Komandolarımızın aldıkları eğitim nedeniyle bunları bildiklerini ve bugün geçerli olan şartların 1922 yılındaki şartlarla aynı olmadıklarının farkında olduklarını düşünüyorum.
Eğer hayalleri aklıma gelmeyen bu şeyler ise, İstanbul’da yaşayan 20 milyon Türk’ü ne yapacakları konusunda bir planları olduğunu umuyor hatta bunun gerekli olduğunu belirtiyorum. Artık onları yok mu ederler, topraklarından mı sürerler, Amigdaleza usulü toplama kamplarına mı tıkarlar ve konaklamaları ile yiyecek içecek istihkaklarını mı üstlenirler, doğrusu bilemeyeceğim… Tabii Türk kadınlarının ve özellikle güzel olanların, bizim aslan komandoların alameti farikaları olan kibarlık ve nezaketleri çerçevesinde özel bir ilgiye mazhar olacaklarını söylemeye bilmem hacet var mı? Ne de olsa dünyanın en üstün ve en güzel ırkının temsilcilerini yollarına gül dökerek karşılayacaklardır.
Tabii komandolara Türkiye’yle NATO müttefiki olduğumuzu dolayısıyla müttefikler arasında çıkacak bir savaşın dünyanın en alışılmış olaylarından biri olmadığını hatırlatmalıyım. Tabii İstanbul’u diplomatik manevrayla ele geçirmeyi başarırlarsa o başka… Maalesef ‘bilge’ halk 1920 yılında Venizelos yerine ‘meşhur’ Gulimis’i seçince bu ihtimal de battı. Bu olaydan kala kala ‘bizim yerimize Gulimis’ özdeyişi kaldı bize…
Yukarıdakileri ihtimal dışı bıraktıktan sonra, hayallerinin gerçek olması için benim de çorbada tuzum olmasını bir borç biliyorum.
Bugün bir kişinin İstanbul’a girmesinin tek yolu bir turist olarak alışılmış prosedürü izlemesidir. Yani Atina’dan uçağa, Selanik’ten trene ya da bir otobüs veya özel aracına atlar ve Meriç (Evros) iline bağlı Bahçeköy (Kipi, İpsala karşısı) Sınır Kapısı’ndan Türkiye’ye giriş yapar. Böylece Batı Trakya’yı tanır, burada Müslümanlar ile Hristiyanların uyum içinde bir arada yaşadıklarını tespit eder ve bu insanların iş veya eğlence için sıklıkla İstanbul’u ziyaret ettiklerini anlar.
Bunun yanısıra Türk plakalı binlerce aracın Trakya’nın yollarında gezdiğini, her hafta sonu ve her Ramazan ayında (ÇN.: Muhtemelen bayramlarımızı kastetmektedir) dükkanların, restoranların ve otellerin özellikle İstanbul ve cıvar Türk şehirlerinden gelen ziyaretçilerle dolup taştığını ve bu insanların fakir ekonomimize Avrolar, bölgeye de canlılık getirdiklerini görür.
Hayırlısıyla İstanbul’a vardıklarında, İstanbul’un Yunanlılara dostça davranan sakinlere sahip, Bizans’ın mirasını ve Osmanlı’nın haşmetini koruyan son derece güzel bir şehir olduğunu tespit edeceklerdir. Ayasofya’yı, Hipodrom’u (ÇN.: Sultanahmet Meydanı) Topkapı’yı, Fener Rum Lisesi’ni, Theodosius Surlarını ve tarihi yerleri hayranlıkla izleyebilecekler, bir kebap yiyebilecek, bir rakı içebilecek, Kapalıçarşı’dan bir kilim satın alabilecek ve Ege’nin iki yakasında yaşayan halkların hiç bozulmadan gelen devamlılığını tespit edebileceklerdir.
Tabii İstanbul’u Atina’yla kıyasladıklarında Türklerin İstanbul’un mimari geleneğini sürdürdüklerini, tarihi merkezini, Yunan medeniyeti anıtlarını ve başta Fener’deki Patrikhane olmak üzere çok sayıdaki Yunan kilisesini son derece iyi şekilde koruduklarını görerek kesinlikle üzüleceklerdir.
Babamın Doğu Trakya’daki köyünü sık sık ziyaret ediyorum. Sterna adlı köy Dedeağaç’tan sadece bir saat uzaklıkta. Mürefte’den bu köye doğru giderken, Marmara sahillerine yaslanmış bağların arasında geçiyorum. Bu bağlar köylülerin o dönemdeki en önemli meşgalesiydi ve son derece seçkin şaraplar üretilirdi.
Köy meydanının az ötesinde dedemin 1922 (ÇN.: Metinde aynen) nüfus mübadelesinden önce çalıştığı kahve bulunuyor; hemen yanıbaşında ise babamın çocukluk anıları olarak anlattığı üç kurnalı çeşme var.
Oraya her gittiğimde köyün yaşlıları bana çay ısmarlar ve geceyi evlerinde geçirmeye davet ederler. Beni kendi köylüleri sayıyorlar.
Ben unutulmayan vatanlara geri dönmeyi böyle, kültür ve turizm yolları aracılığıyla hayal ediyorum. Su Altı Taarruz leventlerimizin de ‘hayalimiz İstanbul’a bizim girmemizdir’ diye haykırırken de bunu kastettiklerini umuyorum.”